My Blog
 
  Anasayfa  Netbul  Yardım  Bize Ulaşın  Çıkış
miralphan
Yaş : 21
Cinsiyet : Bay
Yer : Sivas
Eğitim : Lisans
Çalıştığım Sektör : Güvenlik
Web Sayfam :
Sevdiğim Müzik Türleri :
Tuttuğum Takımlar : sivasspor
Yaptığım Sporlar :
FutbolGüreş
Hobilerim : av yapmak
Sigara : Nefret Ederim
Yaşarım : Ailemle
Yazılarım  

unutamadım

09.12.2007 Eğlence

ResimNe yazılmalı ki silinip gitmesin, ne söylenmeli ki unutulup bitmesin. Sessizlikle başlayan bir hikaye bu. Eğer başladığı gibi bitecekse sonu, yaşanan her ne varsa sil, gitsin.Hayallerde gerçek gibi yaşarken seni, umutlarda bitti bir zaman, sevgiler de. Seni seviyorum çünkü ne zaman şiir okusam, mısralarından sen akıyorsun, gözlerimden yaşlar süzülüp resmine damlıyor, sessizlik sararıyor içimde, susuyorum.
Tam buldum dediğin anda kaybetmek nedir bilir misin? Atılmışlığı hissettiğin oldu mu? Hayaliyle yaşamayı ezberledin mi? Delicesine sevdiğin ama onun seni sevmediğini öğrendiğin o anı hiç yaşadın mı? Onun eksik yanlarını bile sevebildin mi ? Terkedilişe ilk defa görüyormuş gibi baktın mı? Elvedasız ayrılıklar acıttı mı içini? Göz kapaklarına inat, uyumadığın oldu mu gecelerce? Sadece mum ışığının aydınlattığı odanda onu düşündüğün oldu mu saatlerce? Ellerin onsuz kaldığında üşüdün mü? Duyuyorum susuyorsun, yine susuyorsun, tıpkı o zamanki gibi söylemiyorsun.
Seni seviyorum çünkü her gün biraz daha tükenirken her şey, benliğim sessizce inliyor ben susuyorum. Bir an elinden tutuyorum, biran sonra belki de tamamen elimden kayıp gitmiş oluyorsun, anlayamıyorum.Yine sensiz kalıyor kollarım, yine ıslanıyor gözlerim. Yaşamam için tek nedenimdin sen. Fakat binlerce sebep vardı seni sevmem için.
Seni seviyorum çünkü yaşanacak bütün imkansızlıklarda sen varsın. Bir yerlerim acıyor durmaksızın. Sessizliğin çok şey söylese de bazen susmanda incitir beni. Bilirim, belki de en iyi ben bilirim ki, susmasını bilmek, bildiğini söylemekten daha zor. Bir uçurum gibi derinleşen sessizlik, bizi birbirimizden ayırdı bile. Yenildik dostluğumuza, zamana, yalnızlığa, yenildik işte! Sinsice sardı sessizlik, böyle birdenbire, ansızın... ve ben hala unutmam gerektiğini söyleyenlere inanmıyorum.
Hissettiklerimi söylemektense dost kalmayı, seni sensiz yaşamaktansa susmayı
tercih ederim. Senin beni sevme fikri bile beni mutlu edebilecek kadar güzel
ve asil!
Seni seviyorum çünkü sen benim siyah beyaz dünyamı renklendiren o çok az şeyden birisin. Sensiz her andan korktum, korkuyorum. Alıp gitme ellerini, alıp gitme gülüşlerimi, götürme düşlerimi. Sen benden gittin gideli öyle bıktım ki sensiz kendimden.
Seni seviyorum çünkü hala bir şeyler var vazgeçemediğim. Ben herkes için şiir yazmazdım, bu hep tuhaf gelmişti. Fakat şimdi senin için şiir yazmamak tuhaf geliyor. Bu yıllarca sürecek ve de hiç dinmeyecekmiş gibi düşünürken görüyorum ki anlamını yitiren bir şeyler var aramızda.
Seni seviyorum çünkü tam her şeyden vazgeçmiştim ki, karanlığımın perdesini yırttı ellerin. Ama yine direndik sessizliğe, hala konuşulmadan kalan öyle çok şey var ki! "Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor"
Nasıl söyleyeceğini sende bilmiyorsun besbelli.. Susman gerekiyor diye susuyorsun belki de, dostluğumuz için..
Kalbim sendeyken her adımda, aklım sendeyken her dakika, unutmadım, unutamadım işte!

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

ŞEMDİNLİ OLAYINA MİT YORUMU

08.12.2007 Günlük Yaşam

Şemdinli olayına MİT yorumu

Subject: ŞEMDİNLİ OLAYININ GERÇEK YÜZÜ !!!
Date: Sat, 03 Dec 2005 18: 59:15 +0200

Elime ulaşan ciddi bir yazıyı sizlerle paylaşıyorum.Unutmayalımki TSK´yı yıpratma faaliyetleri devam etmektedir, kurulacak her türlü komploya karşı uyanık olmamız gerekir. Sağlıcakla kalınız...

.Jandarmaya çalışan muhbir Eshabil Polatoğlu´nun , PKK aracılığı ile İngiliz gizli servisi MI5 tarafından angaje edilerek üniter esnekliklerin bulunduğu Şemdinli ilçesinde "olmayan JİTEM" ve doğrultusunda devleti/ TSK yı yıpratmak,Pkk nın meşruiyetini bulmak amacı ile Bağdat MI5 bürosuna götürülmüştür.
&: ( Şahıs "Eshabil Polatoğlu" henüz yakalanmadığı için X muhbir ve
şuan suçlu bir kaçaktır. İsminin verilmesi suç sayılır.)

1 temmuz 2005 te MI5 bağdat bürosu bu muhbir tarafından aranmıştır. Muhbir Elazığ-Palu nf. Kyt lı 20 dosya dan aranıyor. Şuan istanbul´dadır.3 temmuz da görüşme gerçekleşmiştir. 00946691673-3108 no´lu telefonu kendi cep telefonundan aramıştır. Kendi cep telefonu iran-sat menşeili bir gsm dir. Seferi paşado Süleyman ihracat ithalat işi ile uğraşıyor görünen, Türkiye ye tekstil,kuru gıda işi için gelen, iş tel: 009804413825035 urumiye ye kayıtlı esendere sınır
kapısından giriş çıkış yapan şahsın gsm no sudur . Bu şahıs İran ve Türkiye aleyhine MI5 tarafından kullanılan ve İngiliz konsolosluklarında kayıtlı bir şahıstır.

Angaje gerçekleştikten sonra jandarma nın Hakkari ve Şemdinli bölgesindeki etkinliği, istihbarat ağı ve muhbir zinciri üzerinde çalışılmıştır. Jandarma bölgede daha etkin rol oynamasından dolayı ve kuzey ırak bölgesindeki varlığından dolayı İngiliz servisi ve kürt gruplar ile pkk tarafından tehdit unsur olarak görülmesinden kaynaklanan çökertme işlemine geçilmiştir.


6-7eylül olayları organize edilmiş dernek ve STÖ lerin Hakkari Van şb lerine Sefer Paşado adlı şahıs aracılığı ile: STÖ ler Tayad ,DTH, Merkür Tv, welat,roj yayınları,Yüksekova haber gazetesi ve Internet sitesi, Şemdinli oda ve dernekleri,özgür gündem gazetesi,Dehap bölge temsilcileri, pkk, muhtarlar, belediye başkanları, vekil öğretmenler,vekil imamlar,sözleşmeli veya ücretli diğer kamu personellerine MI5 tarafından,5 eylül 2005 saat 4: 35 te Van Maraş
cad. deki bir tekstil giyim deposunda provokasyon ve organizasyon
masrafları ve teşvik primi olarak 700.000 $ verilmiştir. Parayı alan şahıs 05372281116 nolu telefonu kullanmıştır. Bu telefon K.Irak Kerkük nf kyt lı o dönemlerde Türkiye de Konya,İzmir,Antep ve Van da ticari faaliyet yapan Yaşar Süleyman (türker) in telefonudur.

6-7 eylül olayları esnasında Sefer ve jandarma nın x muhbiri Eshabil, bölgede bulunmuş sonrasında ise Sefer İran´ a dönmüştür.Bu olayların akabinde;
Eshabil Polatoğlu adlı şahıs eğitim ve psikolojik destek programlarını tamamlayarak 120 kg lik bir koli için Çukurca dan katır almıştır. Pkk militanlarının da yardımı ile a-4 / c-4 patlayıcıları Çukurca dan Şemdinli kırsalına taşınmış, akabinde 1. patlama gerçekleştirilmiştir.Patlama gününün özellikle bayram arifesine denk getirilmesi tesadüfi değildir. Çünkü o tarihlerde jandarma,mit,emniyet mensuplarının bayram izninde ve kalan personelin
bayram rehavetinde olduğu tespitleri Umut kitapevi telefonundan pkk
istihbaratına iletilmiştir.



2. patlamanın da aynı tarihlerde olması ve bayram sonu veya dönüşüne denk gelmesi ile rehavetin yol kontrol, uygulama ve güvenlik noktalarında devam ettiği öğrenilmiştir.Bayram rehaveti ile termal kamera gözlemleri esnekleşmiş, 1. patlamanın başarılması ile 2. patlamanın bayram sonrası dönüş rehaveti ve
motivasyon eksikliği göz önünde tutularak gerçekleşmesi tesadüfi değildir. Bayram rehaveti her kurumda Türkiye nin her yerin de oluşur. Ancak bu bölgenin esneklik gösterdiğini planlı istihbarat yaparak MI5 çözmüştür.

Muhbirin il j. İstihbarat şb ile görüşme talebi uygun görülmüştür.Çünkü;muhbirin geçmiş ihbar performansı ve geçmişte verdiği bilgilerin doğruluğundan kaynaklanan güven ve itimattan patlama günü istenilen yere ve noktaya gidilmiştir.

Olayda kullanılan el bombalarının menşei ve seri no.ları Hakkari –Şırnak karayolunda öldürülen bir teröristin envanterinde yazılı olarak bulunmuştur. El bombalarının eylemci X muhbir ve pkk militanlarına Cilo Dağında teslim edildiği ve "umut" (Kürtçe) rumuzlu olayda kullanılacağı belirtilmiştir. Öldürülen terörist hıristiyan ve ermeni asıllı bir kadın teröristtir.



Eshabil Polatoğlu´ nunda içinde bulunduğu ekibin; İngiliz askeri üssünden aldığı a-4 ve c-4 leri yola döşerken çıkan çatışmada öldürülen teröristin ajandası
ve dokümanların bir benzeri çukurdere de öldürülen diğer bir militanın üzerinde de bulunması tesadüf değildir. Öldürülen kadın terörist Suriye li olup Delan kod adlı ermeni asıllıdır.



İngiliz üssü ise El Amadiyah havaalanıdır. MI5 büroları ise Kerkük-Erbil- Zaho-Dohuk da konuşludur. MI5 finanseyi bu bürolardan uluslar arası HSBC
bankası aracılığı ile bölgeye indirmiş, askeri araçla Kandil dağına götürülmüş ve bu 700.000$ para buradan Türkiye ye geçirilerek dağıtılmıştır. Bu dağıtımı yapan en önemli temas sefer adlı İranlı iş adamıdır. Bu iş adamının para ve patlayıcılar veya MI5 bağlantısının İngiltere-ABD ikilisinin Suriye yi vurma ve İranın güney batısını karıştırma programı çerçevesinde olduğu bilinmektedir.



Bölgenin MİT. elemanları bu konuda teyit edici duyumlar elde etmişlerdir. Pkk nın
içindeki gizli servis hücrelerinin sızdırmalarından ve Kandil dağı çevresinde son 4 ay içinde dolaşan söylenti ve duyumlar bu yöndedir.Türkiye´nin de Suriye ye karşı duruş sergilemesi için Suriyeli kadın terörist kullanılmıştır. İranlı iş adamının olayda rol alması ise İran nın bölgedeki konumu ve son 4 ay da bölge dengelerine bakış açısına Türkiye nin de sokulması içindir.Olayda kullanılan el bombalarının terör örgütünün ve öldürülen teröristin envanterinde yazılı, teslim kısmındaki sayfa da seri no ları aynen şöyledir:



1.- " HGR Z DM 72 > LOS EMP-157> HGR DM 41 SPLİTTER> COMP-B
> LOS FMP-157 "

2.- " LOS FMP 158 "

3.- " LOS FMP 156 " dır.


SORULAR


1- Neden el bombaları aynı seri dedir?
2- Devlet attıysa el bombalarını aynı seride nasıl ve ne yoldan Ali Kaya ´ya ulaştırdı.
3-Devlet bu el bombalarını aynı seri de tedarik ettiyse, JİTEM e geçtiyse, bir uzman çavuş veya astsubay el bombası eğitimi almasına ve bunca askeri tecrübeye rağmen el bombaları neden umut kitapevi sahibi ve eski pkk lı Seferi Yılmaz ı öldürmedi?
4-30 AK 933 plakalı araç olay yerine çok uzakken neden halk patlama yerine değil de, araca doğru yürümüştür?
5-ROJ TV nasıl oldu da bölgeden canlı yayına kısa sürede geçebildi?
6-Mutkili Ali bu olaya çekilirken; bölgede pkk ya karşı etkin istihbarat yapması ve umut kitapevi faaliyetlerini çözmesi, MI5 in hem bu olay ile infial ve karışıklık projesi ve hem de pkk nın istihbarat noktasının deşifresi ile umut kitapevinde vazgeçilmesi etkili olmuş mudur?
7- Mitinglere çevre illerden katılımcı sempatizanlar nasıl oldu da ani bir organizasyon ile getirildi. Bu kadar para ve katılımcıların yol masrafı yeme içme gibi ihtiyaçları bu 700.000$ ile mi karşılandı?
8- Eğer JİTEM var ise ve bu olayı JİTEM yaptıysa gündüz halkın kalabalık olduğu bir anda neden yapıldı. Seferi Yılmaz başka şekillerde her halükarda öldürülemez miydi?. Gece neden yapılmadı. JİTEM yaptıysa neden el bombası kullandı?



Eğer JİTEM bu kadar güçlü ise ve derin devlet bu ucuz olayı yaptıysa el bombası ile neden yaptı. El bombaları ve a-4,c-4 ler PKK tarafından kullanılırken
vali,emniyet ve jandarma yetkililerine karşı suikast girişimleri bölgede defalarca tekrarlanırken bölge vatandaşı neden ayaklanmamış, neden nüfus cüzdanları yakılmamış ve neden dağa çıkılıp hesap sorulmamıştır?


9- Bölge deki jandarma ekiplerinin daha önceki görev yerlerinin yine bu bölge olması ve bölgeye yeniden tayin edilmesi ve önceki dönemlerde pkk nın bu ekipler tarafından etkisiz hale getirilmesi MI5 ve pkk ile kuzey ırak ta ki kürt oluşumların hoşuna gitmiş midir?

Metehan Kaya
İstihbarat Uzmanı

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

OSMANLI KILICI

02.12.2007 Alışveriş

OSMANLI KILICI

 Resim

 

Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim devamlı sade giyinirdi. Bunun sebebini de kendisi şöyle açıklamıştır:

“Süslü ve şaşaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım.”

 

Cihan Padişahı sade giyindiği için devlet erkanı da böyle davranmak zorunda kalırdı.

 

Bir gün Venedik elçisi (Antonio Jüstiniani) İstanbul’a gelir ve huzura çıkmak için izin ister. Bunun üzerine vezirler, eskiyen elbiselerini değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığı ile durumu Yavuz Sultan Selim Han’a bildirirler. Yavuz Sultan Selim bu isteği münasip görür ve izin verir.

 

Elçinin geleceği gün, bütün vezirler yeni elbiseleriyle padişahın huzuruna varırlar. Ancak gördüklerine inanmayarak dehşet ve hayrete düşerler. Zira Sultan Selim Han’ın üzerinde yine o eski ve sade elbiseleri vardır. Tahtına oturmuş, keskin kılıcını da çekip tahtın basamağına koymuştur. Karşı pencereden vuran gün ışığı karşısında kılıç parıl parıl parlamaktadır. Bütün vezirler Sultanın sade ve eski elbiseleri karşısında kendi yeni ve görkemli kıyafetlerinden utanırlar.

Nihayet elçi gelir ve görüşme gerçekleşir. Görüşmeden sonra Sultan Selim, Sadrazam’a bakarak:

“Paşa, var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?” der.

 

Sadrazam, padişahın emri üzere elçiye sorunca, şu cevabı alır:

 

“O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, Sultanı göremedim bile!”

 

Yavuz, tebessüm ederek, şahadet parmağı ile kılıcı gösterir ve:

 

İşte kılıcımız küffarı kestikçe, kafirin gözü kılıcımızdan asla ayrılmaz ve bizi görmez. Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffar bizi hem hor görür hem de tepeden bakar.” der.

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

OSMANLI ORDUSU SİNA ÇÖLÜNDE İLERLİYOR!

02.12.2007 Günlük Yaşam

OSMANLI ORDUSU SİNA ÇÖLÜNDE İLERLİYOR!

 

Resim

  Yavuz Sultan Selim Han, Mercidabık Zaferinden sonra 15 Aralık 1516 târihinde Şam’dan Mısır’ın Merkezini ele geçirmek için yola çıktı. Mısır’ın merkezi Kâhire’ye ulaşmak için Sina Çölünü geçmek gerekiyordu. Eski fâtihlerin bütün teşebbüslerine rağmen, kurak ve çorak çölün geçilmesi imkânsız gibi olduğundan vezir Hüseyin Paşa başta olmak üzere Mısır Seferine îtiraz edildi. Çünkü bu amansız çöl, sanki gündüz cehennem; gece ise, bir buz diyarı idi. Artı 50 ile, eksi 20 arasında değişen bir iklime sahipti. O sanki kumdan bir denizdi.


  Sultan Selim Han îtirazları susturmak, ordu bozanlığın önüne geçmek için, Vezir Hüseyin Paşayı, îdâm ettirdi.

Sina Çölünde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Pâdişâh, devlet adamları ve süvâriler ata binmiş hâlde çölde ilerlerken Sultan Selim Han bir ara atından indi. Sultanın piyâde yürüyüşüne geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvâriler attan indiler. Başta Sultan Selim Han ve bütün ordu kurak ve çorak Sina Çölünde piyâde yürüyüşüne geçtiler. Atlarının bile kanının kaynadığı, zor yürüdüğü bu çölde ordu bir müddet sonra harap ve bîtab bir hâle geldi. Fakat Sultan Selim Han, büyük bir edep ve hûşu içinde yürüyordu. Sultanın sırdaşı Hasan Can’dan bu yürüyüşün sebebi sorulması istendi; Hasan Can, Sultana bu halin neyin nesi olduğunu sorunca, koca Yavuz bütün heybet ve azâmetinden sıyrılıp, sâkin ve edeple buyurur ki:

 

“Hasan görmüyor musun? Önümüzde, fahri kâinat Resûlullah efendimiz Hazret-i Muhammed (s.a.v) yürümek de Resulullah Efendimiz yaya yürürken biz nasıl at üstünde gideriz” der.  

 

İşte bu büyük muhabbet ve hürmetin bereketidir ki, korkunç Sina çölünde yağmur bulutları belirmiş. Yıllarca yağmur yağmayan çöle Osmanlı ordusunun hürmetine yağmur yağmıştı.  Allah’ın yardımı ve bereketiyle Sina çölünü 13 günde geçen Yavuz, Mısır’ı tamamen fetheylemiştir.

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

RESUULULLAH ÇANAKKALE SAVAŞINDA!!!

02.12.2007 Günlük Yaşam

RESULULLAH ÇANAKKALE SAVAŞINDA!!!

Tarihler 1928 yılını göstermektedir. Osmanlının son devir âlimlerinden, Cemal Öğüt Hoca efendi hacca gider. Cumhuriyet yeni kurulmuş, hızlı bir değişim yaşanıyor, Çanakkale savaşının üzerinden de on yılı aşkın bir zaman geçmiştir.

Cemal Öğüt Hoca efendi Mekke´deki vazifesinin tamamladıktan sonra Medine´ye gider. Medine´de her zamankinden fazla kalır.

Cemal Öğüt Hoca efendi vaktinin çoğunluğunu Mescid–i Nebevî´de geçirir. Bu arada Efendimizin türbesindeki görevliyle aralarında yakınlık hâsıl olur.

Cemal Öğüt Hoca efendi türbedarla yaptığı sohbetlerde bir şey dikkatini çeker. Türbedar Osmanlı devletine son derece bağlıdır, hatta o kadar ki Osmanlı adı geçtiği yerde muhakkak bir hürmet ifadesi belirtisi gösterir. Bu nuranî ihtiyarın Osmanlı´ya bu derece bağlı ve hürmetli olması Cemal Öğüt Hoca Efendinin merakını celbeder ve bir gün sorar:

"Sizde Osmanlı´ya karşı derin bir sevgi ve muhabbet görüyorum, bunun özel bir sebebi var mı?"

Nurani ihtiyar derin bir düşünceye dalar ve kısa süre sonra başını kaldırarak şöyle der:

"Allah ve Resûl’ünün muhabbeti, Osmanlı´yı sevmemi gerektirir."

 

Cemal Öğüt Hoca Efendi bu açıklamadan pek bir şey anlamaz. Türbedar da pek fazla bilgi vermek niyetinde değildir; ancak Cemal Öğüt Hoca Efendi bir şeylerin olduğunu anlar ve ısrar eder. Nur yüzlü ihtiyar anlatmaya devam eder:

"Osmanlı´yı sevmem için şu anlatacağım hâdise yeter de artar bile."

1915 senesinde Medine´de başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır:

1915 yılının hac mevsimi idi. Her hac mevsiminde olduğu gibi, dört bir yandan mü´minler geliyordu, bu gelenlerin içinde Hindistan ulemâsından, âlim, zahid, keşfi açık gerçek bir Allah dostu da bulunuyordu. Bu Allah dostu ile sizinle olduğu gibi aramızda yakınlık oluştu, sohbetine katıldık. O zamanlar Osmanlı´nın çok sıkıntıda olduğu zamanlardı, ehl–i küffar, İslâm´a karşı saldırıya geçmiş, Payitahtta Çanakkale Boğazı´nda büyük savaş oluyordu.

Hindistanlı âlimde bir şey dikkatimi çekmişti, sohbetlerinde ağlıyor, namazlarında ağlıyor, yolda yürürken bile gözünden yaş eksik olmuyordu. Ağlamadığı zamanlar bile devamlı hüzünlü idi. Merakım artıkça arttı ve bir gün kendisine bunun sebebini sordum:

"Efendi!  mübarek yerdesin, gözün gönlün açılacağı yerde devamlı ağlıyorsun, ağlamadığın zamanlarda yüzünde hüzün var, bunun sebebi, hikmeti nedir?" Beni yanına oturttu, gözlerindeki yaş damlaları daha da hızlanarak akmaya başladı. Sonra yaşlarını sildikten sonra bana dedi ki:

"Ben uzun yılların hasret ile çok uzaklardan buralara geldim. Ben Kâinatın Efendisi´nin kokusunu, ruhaniyetini Hindistan´dan alırdım. Şimdi buralara geldim, Efendimin kabr–i şerifi başındayım, ama Hindistan´da aldığım feyiz ve nuranîliği burada bulamadım. Bu ne hâldir diye düşünüyorum, acaba bir günah mı işledim, bir suçum mu var? Efendim benim üzerimden himmetini mi çekti? Ya da Efendim burada değil, burada olsa onu hisseder, onun ruhaniyetinden bereketlenirdim. Bu hâl beni perişan etti… Ağlamamın sebebi budur."

Türbedar bu Allah dostunu dikkatle dinledi, ancak o da bu işe ne bir yorum getirebildi, ne de bir şey diyebildi. Ancak nur yüzlü türbedarın da kafası karışmıştı. Bu Hindistanlı âlimin, yalan söyleme, abartı yapma gibi bir durumu söz konusunu değildi. Zira son derece samimî bir hâl içindeydi. Hindistanlı âlimin söylediklerine yabancı değildi. Her hac mevsiminde değişik bölgelerden gelen Allah dostları ile karşılaşır, onları Allah Resûlü´nün ruhaniyeti ile nasıl bağlantılar kurduklarını bilirdi. Bu Hindli âlim de onlardan biri idi, türbedarın bunda zerre şüphesi yoktu. Peki, bu âlimin söyledikleri nasıl açıklanacaktı?

Yaşlı türbedar gündüz dinlediklerinin etkisinde kalmıştı, gece yatağına yattığında da kafasındaki soru işaretleri gitmemişti.

Sabah namazına kalkmadan önce türbedar bir rüya görür. Rüyasında Kâinatın Efendisini görür. Nur yüzlü türbedar, edebinden Efendimize bir şey soramaz. Dün yaşananlar aklına gelir, bir şey diyemez. Türbedarın düşüncelerine Kâinatın Efendisi:

"O kardeşimin hissettiği doğrudur. Ben her zamanki makamımda değilim, birkaç zamandır Çanakkale´deyim… Çok zor durumda bulunan kardeşlerimi yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Onlara yardım ediyorum…" diye buyurarak, hem türbedarın kafasındaki soru işaretlerini giderir hem de Hintli alimi endişelerinden ayırarak, gönlünün rahat olmasını sağlar.   

Cemal Öğüt Hoca Efendi de, böylece türbedarın anlattığı hadiseyle Osmanlı’ya olan sevgisinin hikmetini ibretli bir şekilde öğrenmiş oldu.

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

“…Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.”  

MEHMET AKİF ERSOY

 

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

ABD Yİ VERGİYE BAĞLADIK

02.12.2007 Günlük Yaşam

ABD´Yİ VERGİYE BAĞLADIK

 

  1783 yılında, yeni bir denizci devlet, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı. Bu yeni denizci devlet ABD idi. Hemen 2 yıl sonra, yani 1785’te, Atlantik´te Cadiz açıklarında, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu ilk gemiden sonra 1794 yılına kadar birçok ABD gemisi daha Osmanlı eline geçince, ABD bu Osmanlı tehdidi karşısında bir anlaşma yapmayı kabul etmek zorunda kaldı.

5 Eylül 1795’te Başkan George Washington ile Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı arasında imzalanan bu antlaşma ile;

   

ABD, Cezayir´deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik´te gerekse Akdeniz´de ABD sancağı taşıyan hiç bir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642.000 altın dolar ve yılda 12.000 Osmanlı altını ödemeyi kabul ediyordu.

 

Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan bu anlaşmayla Osmanlı Devleti, ABD’yi yıllık vergiye bağlamış oldu.

 

Bu, ABD´nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzaladığı tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir

Resim

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

ÇANAKKALE

02.12.2007 Günlük Yaşam

Çanakkale Muharebesi günleriydi. Rumeli Mecidiye Bataryası düşman gemilerinden yapılan bombardımanlarla sukut etmişti. Raporu alan Müstahkem Mevkii Kumandanı Cevat Paşa, Çimenlik İskelesi´nden motoru ile bataryaya geçti. Durum vahimdi. Bir top hariç diğerleri kullanılmaz hâle gelmiş, personelin çoğu şehit olmuştu. Bunlardan kimisi canlı canlı toprak yığınları altında kalmıştı. Yaşayanlar da yaralıydı. Paşa, biraz ileride yere uzanmış, nefes alıp veren bir erin yanına yaklaştı, şefkatle:
"-Evlâdım yaralı mısın?" diye sordu.
O yiğit Mehmetçik, vakur bir şekilde:
"-Hayır kumandanım!" dedi.
Cevat Paşa, biraz daha dikkatle bakınca yaralı askerin gözlerinin görmediğini anladı ve:
"-Evlâdım, gözlerin!.." diye bir şeyler söyleyecek oldu, fakat o fedâkâr, mübarek vatan evlâdı, hâlinden memnun şekilde şöyle dedi:
"-Üzülmeyin kumandanım; gözlerimi, göreceklerimi gördükten sonra kaybettim..."
Bu sözlerdeki muazzez rûh ve şuur, Paşa´yı ağlattı. O yiğidin, göreceklerimi gördüm dediği, İngiliz zırhlısı Queen Elizabeth´e iki isabet kaydedilmesiydi.
İşte bu rûhtur ki, Çanakkale´yi ölümsüzleştirmiş ve 1914-1915 Çanakkale muharebelerinde Müslüman Türk milletine bir değil, iki zafer birden kazandırmıştır. Bunlardan biri, düşmana karşı zahiren kazanılan zafer; ikincisi de ruh ve mânâ, fazîlet ve fedâkârlık, dîn, îmân ve vatan sevgisi hususlarında gösterilen eşsiz zaferdir. Nitekim yukarıdaki misâlde o yiğit Mehmetçiğin düşman hücumları esnasında gözleri kör olmasına rağmen kendisini düşünmeyerek "Yaralı değilim!" demesi, onun gönlüne hâkim olan rûhu pek bariz bir şekilde aksettirmektedir. İstiklâl şairi merhum Âkif bu rûhu ne güzel anlatır:
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından,
Alınır kal´a mı göğsündeki kat kat îmân?
Âsım´ın nesli.. diyordum ya.. nesilmiş gerçek,
İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek!
Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar,
O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Bu ifadelere ilham kaynağı olan Çanakkale´de yazılan destan, ediplerin ifadelerinde ve şairlerin şiirlerinde söylediklerinden daha ulvî ve büyüktür. Zîrâ orada maddî gücümüz, düşmanın gücüne nispetle çok az idi. Askerin, İstanbul´dan Çanakkale´ye gidinceye kadar ayağındaki postal dahi yok oluyordu. Zaman zaman atacak barutu da kalmadığı hâlde müşahhas bir can ve mal infakı yaşandığı için zafer müyesser oluyordu. Mehmetçik, silâh kifâyetsizliğini îmân gücü ile telâfî ediyor ve ne pahasına olursa olsun neticeyi kendi lehine çeviriyordu. İngiliz Ordu Kumandanı Orgeneral Hamilton´un:
"Bizi Türkler´in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik!.." şeklindeki itirafı da bu gerçeği sergilemektedir.
Hiç şüphesiz ki bu, askerin yüksek mâneviyatı karşısında Cenâb-ı Hakk´ın bir lutfu idi. Âyet-i kerîmede buyurulan:
"Attığın zaman sen atmadın, Allâh attı..." sırrının sayısız tecellîlerinden biriydi.
Bu ilâhî yardımı hissedip dile getirenlerden biri de Churcill´dir. Churcill, muhârebe sonrası niçin mağlûb olduğu sebebiyle muhâkeme edilirken itâb edici ağır suâller karşısında iyice darlandığı bir sırada mahkeme hey´etine şöyle haykırmıştır:
"Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale´de Türkler´le değil, Allâh ile harbettik!.. Tabiî ki yenildik..."
Bu da gösteriyor ki, Çanakkale´yi ölümsüzleştiren rûha sahip olan kahraman ordumuz, Allâh´ın yardımına mazhar olacak bir ilâhî gönül taşıyordu. Kumandanından erine kadar bütün bir ordu, fedâkârlık toprağında ekilmiş tohumlar gibiydi ki, o tohumlar kanlarla sulanıyordu. Zira biliyorlardı ki, nihayetinde bu dünyanın da sonu gelecektir, bu dünyaya tapanların da... O âlemdekiler ise, ölümsüzdür. Bunun için onlar ölümsüz, yâni ebedî olanı seçtiler. Böylece Çanakkale´de sâdece kahramanlık ve cesâret destânı değil, aynı zamanda sâhip olunan yüksek mânevî seviyenin bereketiyle bir fazîlet destanı yazıldı. Kahraman erler daha muhârebeye girmeden, onun zafer müjdeleriyle dolu rüyalarını gördüler ve bunları gerçeğe inkılâp ettirdiler. Onlar o gün Allâh´ın lutfuna erdi ve ferahladılar. Tarih; din ve vatan uğrundaki fedâkârlığı onlardan öğrendi. Çünkü onlar, Hazret-i Mevlânâ´nın:
"Ey bülbül! Git de aşkı pervaneden öğren. Kendini alevin içine attı, yandı. Sevgilisi uğruna can verdi, sesi çıkmadı." diye tarif ettiği pervaneden daha fedâkâr idiler.
Zîrâ gönüllerinde canlarından daha aziz bir vatan sevgisi vardı. İşte bu sevgiyi aksettiren eşsiz bir tablo:
18 Mart 1915 Deniz Harekâtı´nda üstün başarılar gösteren Hasan-Mevkuf Batarya Kumandanı Yüzbaşı Hasan Bey´in kızı dünyaya gelmişti. İstanbul´dan Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığına telgraf çekildi. Bu telgrafı alan Cevat Paşa atı ile bataryaya geldi ve Yüzbaşı Hasan Bey´e:
"-Evlâdım Hasan, bir kızın dünyaya geldi; Allah bağışlasın, izinlisin." dedi.
Hasan Bey´in verdiği cevap erinden kumandanına kadar Çanakkale muhariplerinin gönül dünyalarını aksettirmeye kâfî bir fedâkârlık ve feragat ile doluydu:
"-Kumandanım! Vatan daha mukaddes, gidemem. Bildirebilirseniz, ismini Dîdar koysunlar!.."
O gece bütün batarya ile birlikte Yüzbaşı Hasan Bey de şehid olanlar arasındaydı. Gözlerini, yeni doğan kızını bir kere bile göremeden bu dünyaya yummuş, elini ona sallayamadan elvedâ demişti...
Zîrâ sevginin en tabiî neticesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı, sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telâkkî eder. Bu, âşığın mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Can ve malın Allâh yolunda, vatan ve millet uğrunda fedâ edilebilmesi de, kulun Rabb´ine karşı muhabbetinin en güzel bir tezâhürüdür. Bunun içindir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Vatan sevgisi îmândandır..." buyurmuşlardır.
Bir şeyin ne kadar sevildiği ise, gerektiğinde onun için yapılabilen fedâkârlık ve göze alınabilen risk ile ölçülür. Bu bakımdan Çanakkale´de yaşananlar, her yönüyle müstesnâ bir vatan sevgisinin en canlı tezâhürlerini sergilemiştir. Her yiğit:
Toprak, alın teriyle gülistan olur, civan,
Candır sonunda bağrına en makbul armağan!..
terennümüyle fedâ-yı cân eylemiş ve böylece "Çanakkale Geçilmez" yazısı, 250 bin îmanlı vatan evlâdının, şehâdet şerbetini içmesi netîcesinde gerçekleşmiştir.
Gerçekten her asker, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-´in mübarek lisanından dökülen:
"Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü aşırı itibar ve ikrâm sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehid olmayı ister." (Buhari, Cihad, 21)
"Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar." (Tirmizî, Fezâilü´l-Cihad, 26)
"Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nail olur." (Müslim, İmare 156)
müjdeleriyle yoğrulmuş olarak müstesnâ bir şehidlik aşkıyla doluydu. Şehid olabilmek büyük bir sevdâ hâlinde idi. Sedye ile götürülen yaralı bir askerin, kumandanın yanından geçerken üzüntüyle:
"Şehit olamadım paşam!" diyerek hüznünü dile getirmesi, bu sevdânın en müşahhas bir misâlidir.
Zîrâ şehidlik, Allâh´ın, kullara hitaben buyurduğu "gel" fermanının en güzelidir ve şehidler de, bu dâvete en önde koşmak kendilerine nasîb olan bahtiyarlardır. Bu dâvet ile alâkalı olarak Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
"Mademki Cenab-ı Hakk seni istiyor, başını ayak yap da koş! Onun gel demesi, insana yücelikler verir. Manevî sarhoşluk verir, neler neler bağışlar, yaygılar yayar, sofralar kurar."
Bu davete koşmuş olan şühedâya verilen ilk mükâfat, hiç şüphesiz ki şu âyet-i kerîmedir:
"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; hayır, onlar diridirler. Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar..." (Âl-i İmran 169)
Bu ilâhî hakîkat dolayısıyladır ki, Allâh yolunda öldürülenlere "ölü" denmemiş, "şehid" denmiştir. Şehid kelimesinin şâhid mânâsı da vardır. Bu sebeple müfessirler, onların şehid oldukları an ruhlarının cennete vardığı ve oradaki nimetleri...

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

HER TÜRK MUTLAKA OKUSUN

01.12.2007 Günlük Yaşam


Sevgili arkadaşlarım,
Biz bir milletsek , ateş düştüğü yeri yakmamalı,tümümüz aynı hassasiyetle
ateş düşmeden kaynaklarını yakmalıyız.Bu bilinç Atalarımızda vardı ,bir
insan ömründen daha kısa bir süre önce bu mücadele böyle verilmiş.O
günlerde imkansızlık ve bilgisizlikler en üst seviyedeymiş.şimdi yüksek irade dışında her şeyimiz var.lütfen düşünelim 
BEN TÜRK´ÜM DİYEN SONUNA KADAR OKUSUN    !!!!!!!!!!!!
Binlerce insanın hayatını almış ama karşılığında ömür
boyu hayatta kalma hakkı verilmiş olan şahıs yeniden yargılanacakmış.
Neden? Çünkü Avrupa öyle istiyor... 
Al bayrağa sarılı her şehit cenazesinde öne  eğilmiş
başları ve titreyen sesleriyle "kanınız yerde kalmayacaktır" şeref sözünü
verenler suskunlar bugün.. Neden? Çünkü Avrupa öyle istiyor... 
21 yaşında Mehmet gençliğinin baharında demir  gibi
sapasağlam çıktığı köyüne belden aşağısı sakat ve tuvaletini bile
tutamayacak halde geri döndü. Yeniden yargılanacak şahsın döşettiği mayına
basmıştı. Mehmet yeniden yürüyemeyecek, Mehmet nişanlısı Fatma´yla aynı
yastığa baş koyamayacak ama onu o hale sokan yeniden yargılanacak. Neden ?
Çünkü Avrupa öyle istiyor... 
Gençliklerinin baharında vatanlarını savunmak  için
silah altına giren ve geçit vermez
dağlarda teröristle savaşırken tertemiz
alınlarından vurulup toprağa düşen askerler yeniden yaşayamayacak ama
onları vurduran şahıs yeniden yargılanacak. Neden ? Çünkü Avrupa öyle
istiyor... 
Alışveriş merkezinde hiçbir şeyden habersiz
bakarken içeri atılan yangın
bombalarıyla feci şekilde yanan kadın hayatının
sonuna kadar yanık yüzüne bakacak ama o bombayı oraya attıran yeniden
yargılanacak. Neden ? Çünkü Avrupa öyle istiyor... 
Kocasıyla yeni tayin edildiği yere  özel
otomobilleriyle giderken yolları kesilen ve kocası gözleri  önünde taranarak
şehit edilen Figen hemşirenin gözleri hep yaşlı kalacak ama kocasını
vurduran yeniden yargılanacak. Neden ? Çünkü Avrupa öyle istiyor... 
Yıllarca terörle mücadeleye akıtılan milyarlar yüzünden binlerce gencimiz
işsiz,fakir ve aç. Hayatları boyunca eğitim görmelerine rağmen yere serilen
ekonomi yüzünden işsiz kalanların hayatları mahvolurken onların o hale
gelmelerine sebep olan terör belasını yaratan yeniden yargılanacak. Neden?
Çünkü Avrupa öyle istiyor... 
Peki ya bu millet ne istiyor? Bir Allah´ın kulu da çıkıp bu milletin ne
istediğini sormayacak mı ? Ezilen, hor görülen,hakkı verilmeyen tersine hep
haksız çıkarılan her zaman bizler mi olacağız ? Sandığa oy verip tepemize
çıkardıklarımız, vergilerimizle okutup makam ve rütbe
verdiklerimiz,canımızı,malımızı ve namusumuzu kendilerine emanet
ettiklerimiz bir kere olsun bizim hakkımızı savunmayacaklar mı ?Kanlarınızı 
yerde kalmayacak sözlerine inandığımız halde baş katile hak ettiği cezayı
verdirmeyenler şimdi bir de karşımıza çıkıp bunu yeniden mi
yargılayacaklar. Böyle bir durumda bizler yerimizde uslu çocuklar gibi
oturup "Ölen öldü, giden gitti kalan sağlar bizimdir" mi diyeceğiz.Karakol
baskınında iki gün roket ve havan ateşi altında  kaldıkları halde direnip
daha sonrada, "Daha fazla direnemeyeceğiz. Vatan sağ olsun "" son mesajını
geçtikten sonra birer birer şehit olan koçların telsizden gelen seslerini
unutup hayatımıza devam mı edeceğiz? Hiç sanmıyorum.
Neden mi ? Çünkü TÜRK MİLLETİ BÖYLE İSTİYOR! ! !
Yok Şu kadar kişiye yollamazsan
şu olur, yok minik kuş seni gördü
1567 kişiye yollamassan gelip seni yiyecek gibi APTAL
mailleri çoğaltıp yollayacağınıza, bunu yollayın

da  görmeyen duymayan beyinlerimiz biraz gerçekleri görsün!!! HERKES BUNU
MAIL YOLUYLA HIC DEGILSE 1 KISIYE YOLLASIN!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

mevlananın mezar odasının sırrı

01.12.2007 Günlük Yaşam

Mezar odasının sırrı


O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma ´Da Vinci şifresi´ gibi esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum.

Bu, bir sanduka ve onun altındaki mezarın hikáyesi.

Ama öyle basit bir hikáye değil.

Hikáye 13´üncü yüzyılda başlıyor ve 1930´da esrarengiz bir aile trajedisine kadar uzanıyor.

Hikáye beni çok etkiledi.

Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.

SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA

Geçen salı günüydü.

Hayatımda ilk defa Konya´ya gitmiştim.

Konya´da Mevlana Müzesi´nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp ???ürdü.

Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememişti.

İçerden çok hafif bir ney müziği geliyordu.

Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.

Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.

Mevlana´nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten farklı değildim.

Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı´nın anlattığı o müthiş hikáye başladı.

Daha doğrusu, o sandukanın altındaki ´mezar odasının sırrı´...

500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE

Nefesimi kestim ve onu dinledim.

İşte ondan dinlediklerim.

Anlatıldığına göre her şey 1273´te Konya´da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı.

Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor.

Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii´nden, 500 metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.

Müslümanlar Mevlana´nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, ´Bize İsa´yı da Musa´yı da Mevlana öğretti´ diyerek bunu reddetmişler.

Mevlana´nın kabrinin altına bir ´mezar odası´ bulunuyor.

MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 KİŞİ İNDİ

Eski Türklerde mezarların altına Farsça ´zir-i zemin´ yani ´zeminin altı´ denilen bir mezar odası yapılırmış.

Mevlana´nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.

Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş.

Sadece bir kişi hariç.

Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana´nın türbesini ziyarete geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş.

Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler.

Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.

Veya düşürmüş.

Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş.

Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş.

Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş.

Dr. Naci Bakırcı, ´Çocuğun dilinin neden tutulduğu hálá bilinmiyor´ diyor.

KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ

İşte bu olaydan sonra ´mezar odasının sırrı´ iyice merak edilmeye başlanmış.

Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu?

Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.

Ancak bir başka iddia daha var ki, o ´mezar odasının sırrını´ daha da koyulaştırıyordu.

Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış.

Mevlana´nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.

Kız çocuğu orada yatan Mevlana´yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.

Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.

O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı.

Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü.

1930´LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA

Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor.

Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır´daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı.

Bu olayın iki tanığı vardı.

Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt isimli biri.

Öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı´ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca.

1930´lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi´nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir.

İçinden ´Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem´ diye geçirir.

Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.

O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ

Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.

Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir.

Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt´un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

´Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...´

Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.

Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:

´Müdür bey, yetiş evin yanıyor...´

Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.

İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.

Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.

KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA

Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.

Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.

Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemiş ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.

Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kimbilir hangi hayallere dalmıştı.

Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk alacakaranlığın içinde kaybolur.

Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş işten geçmiştir.

Çocuk öteki dünyaya göçmüştür.

Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür hüngür ağlamaktadır.

O adam, Konya´dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt´tur.

Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.

MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER

Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya´ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi´ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:

´Yetmedi mi? Affet artık...´

Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi?

Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?

Bunların cevabı yok.

Ben bunları anlatan insanlardan dinledim.

Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını muhafaza ediyor.

Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.

Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen ihtiyacımız olacak.

Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı küçücük odalar var.

Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...


ALINTIDIR......

 Devamı
Yorumlar
Yorum Bulunamadı.

01.12.2007 Günlük Yaşam

Eşinizi ödünç alabilir miyim ? ( nereye gidiyor bu ülke)
Amerika´da başlayan ´eş değiştirme´ akımı, Türkiye´ye de sıçradı. Son 1 ay içinde, bin 200 Türk çifti eşini kulübün bir üyesine verdi ve onunkini ödünç aldı...

Fırsatlar ve özgürlükler ülkesi Amerika, yine büyük bir ahlaksızlığın öncüsü oldu. Kinsey Enstitüsü´nün bir araştırmasına göre, Amerika´daki ´Swingers Club´a (Partner Değiştirme Kulübü) 4 milyon ABD´li çift üye oldu. Üyelerin, eşlerini değiş-tokuş yaparak yeni cinsel deneyimler yaşadığı bu skandal, Avrupa´nın birçok ülkesiyle birlikte Türkiye´ye de sıçradı. Edirne´de ´pinkkelebek´ kodu altında kurulan bir siteye, günde 30&a