|
BayGusto
|
|
|
|
|
|
Yaş
|
: |
29
|
|
Cinsiyet
|
: |
Bay
|
|
Yer
|
: |
İstanbul
|
|
Eğitim
|
: |
Lisans
|
|
Çalıştığım Sektör
|
: |
Medya
|
| Web Sayfam |
: |
http://myblog.netbul.com/BayGusto
|
|
Sevdiğim Müzik Türleri
|
:
|
Türk Sanat Müziği
|
|
Tuttuğum Takımlar
|
:
|
FENERBAHÇE
|
| Yaptığım Sporlar |
: |
|
|
Hobilerim
|
: |
Yazmak , Futbol
|
|
Sigara
|
:
|
İçmem
|
|
Yaşarım
|
:
|
Ailemle
|
|
 |
Yazılarım |
|
|
|
Gözaltı!..
01.07.2008 İlişkiler
|
|
|
Güçlü apoletlerin arzı endam ettiği omuzların kaldırdığı, miğferden şekilli başların içinin boş olmadığı hep bilinirdi de, hiç doğru düzgün anlaşılamadı... Lakin kabahati yok kimsenin, suç, çelik miğferin... Ne içerdekinin dışarı çıkmasına izin verdi bir lahza, ne dışardakinin içeri girmesine... Çünkü icadına ters miğferin... Öyle ya, bir kere delinirse kim garanti edebilir ardını... Ve aklıma düşen onlarcasından birini seçme zamanı şimdi müzmin sorulardan; miğferleri kafalarına sıkı sıkı sarmalayanlarla, onları ara ara tık tıklayanların parmak uçlarında, asıl niyete karikatür çizgileriyle hayat veren şey ne; feragat mi feraset mi, kafa kafaya tokuşmak mı, kafa kafaya vermek mi?!. Henüz net tercüme edilemedi, ortak bir lisanda...
Özel ritimlerle ayak uydurmanın, aynı nidayla bir tempoyu tutturmanın sıradan mutlulukları arasında, icracı postal ayakların altında hep bir şeyler ezdiği bilinirdi de, hiç açık yüreklilikle izah ettirelemedi... ‘Nedir onlar bir anlatıver’ de diyemedi kimse... Ancak kabahatin insan sahibi yok, suç, izli postalların... Öyle sıktı ki; ne başka ritimler tanımasına izin verdi ayakların, ne cazip geldi ritm cümbüşü sakinlerine, düşkünlerine, heveslilerine... Çünkü yeminlerine ters postalların... Öyle ya, bir kere kaçarsa tumturaklı örnek ritimler, peşini kim kestirebilir ki!.. Ve aklıma düşen onlarcasından birini seçme zamanı şimdi müzmin sorulardan; postalları ayaklarına çürümez iple düğümleyenlerle, onlara ara ara ‘çıkartın da ayağınızın kokusunu bir atın’ diyenlerin parmak uçlarında hangi melodilerin tınısı var; kös mü davul mu, balalayka mı, saz mı, arp mı?!.
Zahir mermilerin bir bir dizildiği kemerlerde tetiğin her an düşürülme ihtimali olduğu bilinirdi de, hiç adam gibi bir ilişki kurulamadı, ‘tetik, çıkar, düşünmek, oluşum’ kavramları arasında... Fakat anlamaz sayılmaz yine de kimse, suç, kemerlere dizilmiş mermilerde... Öyle durdu ki bel de; ne sahibine huzur verdi soğukluğuyla, ne uzaktan bakana sıcaklığıyla... Aksi, mayası korkuya ters olurdu mermilerin zaten... Öyle ya, bir kere mermilerden vazgeçiş söz konusu olursa, konuşulursa hatta, kim alabilir ki önünü sürü korkuların....Ve aklıma düşen onlarcasından birini seçme zamanı şimdi müzmin sorulardan; mermi kemerlerini bellerine demir tokalarla ilmekleyenlerle, onlara ara ara ‘çözün kemerleri, biraz yakınlaşalım artık’ diyenlerin dillerinde hangi hitabet sanatlarının mermiden beter sözcükleri var; ‘önce vatan, gerekirse darbe, yaşasın cumhuriyet’ yahut ‘evrensel dünya, vazgeçilmez demokrasi, halkın rejimi...’
Apar topar kaldırmalar, evden almalar, haklarında yazmalar, iftiralar yahut itirazlarda bulunmalar hep bu tercihlerle alakalı işte; feragat mi feraset mi, kafa kafaya tokuşmak mı, kafa kafaya vermek mi, kös mü davul mu, balalayka mı, saz mı, arp mı, önce vatan, gerekirse darbe, yaşasın cumhuriyet mi yahut evrensel dünya, vazgeçilmez demokrasi, halkın rejimi mi?!. Acı ki, henüz net tercüme edilemedi, ortak bir lisanda... Çektiğimiz ve bir süre daha çekeceğimiz budur, heyhat!..
Layığını bulur her uman velakin... Umduğunu doğru bilmenin yanlışlığını gözaltı çözer mi bilinmez lakin...
Temelinde ne olursa olsun fikirlerin, oluşumların, yapılanmaların, çalışmaların büyük paydasız olmaz, olamaz hülasa...
Ikınıyoruz bir şeylere farkındasınız... Epeydir gebeyiz, büyük sancılarla doğacak çocuklarımız... Ya bir garabet, ya yüzü aydınlık bembeyaz bir bebek...Boğuşmalar olacak... Bağrışmalar, haykırmalar... Canlar acıyacak... Ölenler, kalanlar... Apoletlerine ihanet, sözcüklere, yazılara, selamlara hainlik edenler... Ama ıkınıyoruz çok şükür, doğuracağız bu bebeği mutlaka sağ salim...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Travma!..
23.06.2008 İlişkiler
|
|
|
Travma...
Tanzimle, tasnif arasında; ifrat ile tefriti hatırlatırcasına, ping pong topu gibi gidip gelen zihinlerde; kravatın kökü sayılan Hırvatları milli mücadele ve hep ağızdan dualarla devirdiğimiz bu sarhoş vakitlerin bir lahzasında; nasıl oluyor da dünün bölük pörçük Yugoslavyasının bir kısmı, geçtiğimiz senelerin bağımsız Hırvatistanının, uygarlık projesi olarak kendimize hedef seçtiğimiz AB sürecinde bizden 10 adım önde 18 başlık açtırırken, bizim onların 10 basamak gerisinde hala 8 başlıkta kaldığımız, bir soru işareti oluşturmayacak ne yazık ki yine!.. Tanzim edilmiş düşüncelerin, tasnif olunmuşlardan daha samimi olduğuna inanan bendenize göre; ‘zorla değiştirildi Türk toplumu’ teranesinin yeri ancak ‘nasıl yendik Hırvatları’yla doluyor eğreti bir zaman diliminde ve ardından ilk kürsüde yahut mikrofon önünde bildiğimiz tekerleme yine; ‘zorla değiştirildi Türk toplumu zorla!..’
Rahmetten yana tavır koyanların, ortak geçmişimize yolculuklarda salt rahmet ve minnet dualarıyla anacakları isimlere; günlük çıkarlar, menfaatler gereği yahut püskürtme yöntemiyle hayali bir ebru çizme hevesi gafletinde ve belki bir nebze gazete mizanpajlarını düzenleme ruhiyesiyle, faşizan, despotluk mecazları şavullamaları; en iyi ihtimalle bendenizin gönlünü kırıyor, uzaklaştırıyor kendilerine olan güvenme isteği duygumdan... Ama farkındayım ki, kullanılmasını tasvip etmesemde bir zor zaman demecidir; ‘Atatürk toplumda travma yarattı...’ başlıklı paragraflar... Ve ‘kapatma davaları’nın yerini ancak ‘Atatürk toplumda travma yarattı...’ sloganları değiştirebiliyor...
Aynı dili konuşmakta zorlanılınca ve üstüne kendi dilini kabul ettiremeyince, ‘dilleri zorla değiştirildi bu memleketin insanlarının’ da olduğu gibi tıpkı...
Versace takımlar içi, şıkı şıkır gömleklerle, eski gömleklerden kurtulduk pozları verilirken en artistik bakışlar eşliğinde; havası sevimsiz Ankara’nın pis sabahının tesiriyle dönüp dolaba baktığında, hepsi kirliye çıktığından yahut giymenin manası kalmadığından Versace’leri, bir umut, bir kalkan, bir silah olarak eski gömleklere sarılınınca, memleket evlatlarına yine aynı slogan atılıyor; ‘bir gecede değiştirildi kıyafetleri bu memleketin evlatlarının bir gecede...’
Müslümanmış gibi sanki tüm toplum bundan 85 yıl önce heyhat!.. Galata mahallelerinde yaşayanlar çıkmazmış gibi camiden... Hamamlarda oğlanlar fink atmazmış gibi güya... Kadınlar zinhar peçeleri altında çıplak gezmezmiş, kocalarına hayvan lakapları taktırmazmış gibi... Meyhanelerde, gül suyuyla yıkanılırmış gibi sanki... Türlü sapıklıklar bu zamanlara aksın diye resmedilmemiş gibi gibi; canı sıkılan, ruhu darlanan, sıkıştığını hisseden siyaset meslekli bir lafebesi, kabadayılık yanına söz geçiremeyip (!) ‘bir gecede dinleri sökülüp atıldı bu memleketin çocuklarının bir gecede’ diyor, bıkmadan, usanmadan...
Anlaşılacak şüphesiz bir vakit, her baş sıkışıklığında medet umulan bu travma pilavının artık su kaldırmadığı... Temcit pilavının lezzetsizliğinin tadı, memeleket evlatlarının diline bodoslama vuruncaya kadar bekleyeceğiz lakin... Çok uzun sürmez kanımca...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Zıkkım...
19.06.2008 İlişkiler
|
|
|
Zıkkım...
Kulakları çınlasın, annem ile babam çok ısrar ederdiler küçükken... Ye yavrum, ye ki büyüyesin, ye ki güçlü kuvvetli olasın... Ye ki dik durasın... Mızmızlıkta zaman zaman rağbet ettiğimiz bir yöntemdi, çocuk ruhumuzla... İstemiyorum kelimesini, ‘is te mi yo rum’ diye heceledikçe, çatılırdı kaşları bizimkilerin, gittikçe daha sert... Son kertede önce annem sonra babam ‘zıkkım ye’ derlerdi... Allah selamet versin, o günlerden tanışıklığımız ‘zıkkım’la...
Sonra sık sık karşılaştık, ‘zıkkım’ ve tamlamalarıyla... Söyledik, söylettik...
Aşk hormonlarımız depreştiğinden beri epey maceralı dolandık geceleri gündüzleri... Biraz üzücü belki ama şöyle bir pancar motoru gürültüsünde çalıştırınca zihnimizi, aklımızda kalanların bir kısmında, ya ‘zıkkım ettin’ duymuşuz ya söylemişiz...
Allahtan çok değil... Sevincimiz olduğu için bu durum, söylemekte beis görmedik...
Zinhar belirtmeliyim, ‘zıkkım ettin’ başka ‘zıkkım olsun’ başka...
Hayatımızın hiçbir vakti, ‘zıkkım olsun’ demedik kimseye, ne yüzünde, ne gıyabında... Ve duymadık kimseden, ne yüzümüze, ne delik kulaklarımıza...
Sözümüzü de doğru seçtik zannımızca, oyumuzu da doğru verdik, tavrımızı da taşın gediğiyle ilşkilendirdik her cephede... Yemeğimizi adapla yedik, edebimizle oturduk, kalktık, karşıladık, uğurladık...
Ve işittik hep delik kulaklarımızla, ‘bilmukabele’ fısıltılarını... Çok şükür...
Ama vazgeçemedik hiçbir vakit ‘zıkkım’ ve devamlarından...
Erdem, kolay kazanılan bir haslet değil... Bulamacının içinde en çok sabır ruhu var... Sabır ruhu, zıkkımın kökünden farklı bir bitki...
Ve benim gibi maalesef erdeme uzak aciz beşerler; hararetli tartışmaların, açık gerçeklerden yüz çeviren, iknası zor, atlara iltifat düzdürecek kadar dar bakışlı, inat zihinli, takılmış beyinli, küçük gönüllü, yavenin bini bir para dilli, narsizmin, samimiyetsizliğin, riyanın atası gibi insanlarla girdiği diyaloglarda, ‘hala ne diyorsun sen be’ diye seslenilince, başvurmaktan kaçınmıyor, ‘zıkkımın kökü, zıkkımın kökü, zıkkımın kökü...’ tamlamasına...
İyi de oluyor laf aramızda... Rahatlıyoruz, hakkın iki kelimeyle tecelli ettiğini görünce...
En son geçenlerde, kanımca iyi niyetinden sual olunmaz, yüzü tıraşlı, gözleri nurlu, dili lafın tam göbeği, aklı net, fikri hür, vicdanı ahlakın mihenk taşından bileyli bir hatiple konuşuyordum kuşluk vakti...
Demli çaydan iki hüp arası; “vallahi istemiyorum artık kürsülere çıkmayı, olan biteni anlatmayı, gerçekleri söylemeyi... Zıkkım ediyorlar insana adam gibi iki düzgün lafı, ‘ya biz ya onlar’ diye seslenerek sözde bilenler, aslen zır cahiller...” diyordu hocaların hocası...
Vallahi, ne denirdi ki şimdi... Şöyle toparlayıverdim, gölgeli aydınlığımla, süzgeçsiz çayla tatlandırdığım dilimi...
Zıkkımla, köküyle uğraşanlar, şüphesiz zıkkımın pekine kavuşacaklar...
Kanımca pek lezzetli bir şey değil; ne zıkkımn kökü, ne de o kökün peki...
Önce yazık olacak sonra yeniden doğacak lakin sevgili hocam...
Bir tebessüm ki, sormayın gitsin hem ben de, hem muhterem de...
Bugünler de, YÖK Başkanı, müzmün sorunumuz ‘İmam Hatipler ve Meslek Liseleri’nin katsayılarını, düz liselerle eşitlemek için ‘düzeltelim şu liseleri, gerekiyorsa adını değiştirelim bu zıkkımların’ diyormuş, benim bunca öznel zıkkım tarihimin üstüne...
Selam olsun ona da, vesselam katılıyorum dediklerine...
Lakin, adını değiştirmek yetmez... Zıkkım ne yapsan zıkkımdır...
Tüm zıkkımları ortadan kaldırmalıyız el birliğiyle...
Bunun yolu da, tüm fikirlerin, eşit oranda helal bir kapta, mükellef bir yemek haline getirilip, kaşıklanmasından geçiyor kanımca...
Bir tarafa bal çalarken öte tarafa zehir zıkkım etmek olmaz...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Mucizeleri yalnız bırakmamak gerekir...
17.06.2008 İlişkiler
|
|
|
İlahi kudretin, hangi vakitler kendine beşerden vücutlar seçeceği hiç belli olmaz...
Mevzuu, mekan, isim belirlemek saygısızlık olur; teraziye, arşına gelmez koca semai güce; sanki ilk kez oluyormuş gibi üstelik bir de...
Akıl kararı tahmin kestirmek yanlışa yandaşlık sayılabilir; nisyanla malul hafıza-ı beşer’in garip pervasızlığı eşliğinde, daha önce olan nicelerini unutarak...
Haşa!. Sümme haşa!..
İlahi kudretin, zahirde tecellisinin adı insan gönlüyle ‘mucize’ diye tariflendirilir; malumu ilan ettiğimin farkındayım, sabrı cemilinize sığınırım...
Ve insan sesiyle hayat verdiğimiz, dediğimiz mucizeler; ilahi kudretin, gelir geçer vücutlar vasıtasıyla hep bir ağızdan heyecanlı nidaları sayılır benim gibi gönüllerde çoğu zaman...
Çünkü aciz gönlümde mucizeler bazen; gülen genç yüzlerin, narin ayaklarıyla tereyağından kıl çekermişcesine attıkları, tarfisiz çalımlardır...
Adı, Arda değil mi bu gülen yüzlü çocuğun...
Arda, işaret demek değil mi?!. Ve bu hey gidinin çocuğu; mücadeleyi, kazanmayı işaret etmedi mi?!.
Naçiz, nahif gönlümde ilahi kudret bazen; yüzünden akan teri samimiyle, tükenmez kazanma arzusu ve inancıyla, sanki ciğersizmiş gibi ölümüne yapılan koşulardır...
Adı Şanlı değil mi miydi şu bizim deli çocuğun!.. Ve ciğerini patlatırcasına, şanını bir kez daha haketmedi mi?!. Ah seni safkan ah!..
Ve benim sık sık dara düşen kalbimde mucize bazen; nabzıma iyi gelsin diye zaar, ardarda havalandırılan filelerdir...
Ah benim, tat bilmez dilim!.. Hele çık saklandığın, kaçtığın yerden de, gel de, bi gel de şöyle dost meclislerinde konuş mübarek; sen hayatında böyle köpük üstü köpük kahve içtin mi?!.
Yaa hayıflanırsın elbet!.. Her işin bir ustası var belli ki!.. Canım, zavallı dilim; çocuğun adı Kahveci adı... Hey gidinin Kahveci efesi breh!..
Hepsini ayrı yazsam az, yazmasam gönlümde ufak bir yas...
Lakin yazı dili ufak yaslara mahkum ediyor beni... Kısa keseceğiz, okunma icabı gereği...
Şimdi velhasıl...
Latifeli sözlerim yanlış anlaşılmasın; bedensiz, uhrevi futbolcular sahaya indi ve maçı kazandık demiyorum, zinhar!..
Zinhar!..
Ama dediğim bir şey var!..
İnsan eliyle mucizeler, bizzat beşerin kalbine mühürlenmiştir... Onu oralardan çıkarmak halis duyguların, salih inancın, samimi mücadelenin marifetidir...
Kimse eğip bükmesin kendini... Bunu kabul, çok lafınızı çözer, rahatlatır sizi...
Ve acizane bir isteğimi de dillendireyim, vakit bu vakitken...
Bundan gayrı; mücadelenin, inancın gücüne saygı gösterilmeli... Zaman zaman hepimizin düştüğü müfterilik gafletinden artık sıyrılınmalı... Hep destek tam destek ilkesi iliklerimizde kan olup akmalı, sonuç ne olursa olsun...
Beri taraftan, öğütsüz bırakamıyorum hiçbir yazımı; kiminiz desin zaafiyet, kiminiz iyiniyet...
Divane bırakmamak lazım mucizeleri...
Zira bilinmeli ki; akıl küpü dehalar da, cesur hocalar da, altın ayaklar da, ciğersiz vücular da manevi yardıma muhtaçtır...
Hatta mucizler de...
O yüzden, mucizeleri yalnız bırakmamak gerekir...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
ESASEN!..
09.06.2008 İlişkiler
|
|
|
Esasen...
Yılların gizli terennümünü; beklenen vakit hasıl olduğunda, usul-ü erkanı hiçe sayarak, sanki mahşer meydanlarında, sanki yüzbinlerce ölüye hitap edercesine haykırma tonuyla seslendirmek ve bedenleri, ruhları sağ, hayatları ölülere hep bir ağızdan mırıldatarak onlara can vermeye çalışmak, çoğu zaman yeryüzüne gelmiş geçmiş en büyük usulsuz bestekar, güftekar icracılara göz kırptırıyor benden yana...
Çınlarsa kulakları, adlarını da anımsıyorum tek tek dudaklarım arası...
Kimler geçmiyor ki, dilim ucundan; hayatları ölülere, can vermek isteyen...
Çoğu, ‘dargın değilim size’ diye göçetti, hısım hasım arasından...
Bizden de, ne beyfendiler diziliyor gözümönü, nemli nemli...
Usulsuz, bestekar güftekar icracılara selam olsun, en hasından... Kiminin toprağı bol olsun, kiminin mekanı cennet...
Çok şey borçluyuz zira, tükenmiş ömürlerine; yüzleri yüzlerimize değdiği vakitlerden...
Asilikten yanayım seyircisi bol sahnelerde ben...
Sanki mahşer meydanlarında, sanki yüzbinlerce ölüye hitap edercesine seslenmekten yana koyarım tavrımı, fikrimi hep; türlü kandırmalara açık tutarak kulaklarımı zinhar... Üstelik varsa bir riya, topuk kalçada giderek dönmemecesine...
Alkışın, soloyken koro olmanın; gittikçe genişleyen gırtlaklardan geleceğini savunanlardanım... Heyhat!.. Sezdiğim anda bir hilaf; aklımı, gönlümü alıp, ellerimi bağlayıp, ağzımı kapayıp, uzaklaşıp topluluğun yanlış ritminden, ritimsizliğinden, şavullarım kendimi yoluma...
Koca meydanlarda kurulmuş heyecan, umut sahnelerinde; eskimiş bir sandalye üzerinde, yahut kürsü gerisinde okunan ezberlenmiş şarkıların faydasızlığını, heyecansızlığını tasdikleyenlerdenim.. Şüphe yok ki; hislerimi suistimali gördüğümde, güfte ve belagat büyüsünü, melodi ve beste sihrini o lahza jiletlerim...
Tartışılmaz ki; ben sahnede, sömürü niyeti olmayan duygu, düşünce asiliğinden yanayım...
Duyulmamış nidalardan, tadılmamış aranjelerden, cesaret edilmemiş sözlerden tarafım, büyük değişimler, yenilikler ve gelişmeler adına... Kabul ve red hakkımı saklı tutarak...
Bu yüzden açıkça hayranıyım; usulsuz, bestekar güftekar icracıların...
Ancak bilincindeyim; herkesin farkındalık eşiğinin bir olmadığının...
Kiminde yüksekliğin, kiminde düşüklüğün, kiminde hiç olmayışının...
Evet, tehlikenin farkındayım...
Usulsuz, bestekar güftekar icracıların; kendilerine ve yaptıkları herşeye, her sözlerine, her nefeslerine hayranlıklarının gittikçe arttıığını görüyorum...
Ötekileri hiçe saymanın, yok saymanın nidalarını duyuyorum, eskiden kalma kaos tıngırdıtıları içinde...
Gittikçe sabitlenen, değişmez usullerini oluşturmaya, kabul-ü dayatmaya çalıştıklarını seziyorum her fırsatta, onlara göre ötekilere inat...
Ve ne acı ki şimdi sırf bu yüzden; yılların usul düşkünlerinin, bu kez yetkilerini de aşarak, öncenin usulsuzlerini, bu zamanın kendi usullerini diretenlerini, esastan bozmalarını kayıtsız, kararsız izliyorum...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tarifsizlik bitirecek bizi...
04.06.2008 İlişkiler
|
|
|
Sersemliğim tarifi olmalı, herkesin bir bakışta anlayacağı; yoksa inadına siyaset erbabları, değişmeyen ağızlarıyla, kıyamet fişeklerine kadar elleri havada yaşamaya devam edecekler; kürsüler arkasından, sırça köşkler tepesinden, yukarılardan bir yerlerden hitap ederek, kendini dinleyenleri andaval yerine koya koya...
Olsun ki hem; kim sersem, kim değil bilelim, iyice anlayalım...
Konuşanlar mı, dinleyenler mi?!.
Yüzsüzlüğün, utanmanın, kandırmanın, yalancılığın bir sıfatı olmalı işaret parmaklarıyla gösterilecek kadar aleni; yoksa binbir suratların, nice simalara hiç çekinmeden, hem de cepheden bakarak martaval okumaya çekinecekleri yok mahşer gününe değin...
Olsun ki bir sıfat; yüzsüzü, yalancıyı, sahip oldukları, temsil ettikleri hasletleri, gelecekler için mimliyelim...
Bir fırka, cemiyet yahut topluluk içinde körmüşcesine, sağırmışcasına, nicelik düşkünlüğü içinde bodozlama arka çıkmanın, yanlışlıkları, niyeti kötüleri ölümüne sahibiyetin bir rozeti olmalı; taht kavgalarında nice ağababaları ve onların şehzadelerini devirmiş, muhalif iktidar sevdalısı, ‘sevmeyi seven’lerin en çok bilineninin evvelce yakasına iliştirdiği ve kendine benzeyenlere örnek olduğu...
Rozetleri taksınlar ki; kim kör, kim sağır apaçık netleştirelim...
Kayık sahibi görsün ki; bir dahaki sandık seferinde, iyi kürekçi diye almasın yanına onlardan...
İhanetin okları olmalı ve; saplanınca böğrün canına acısı kolay çıkmasın, yarası daim izli kalsın...
Murdar o oklar saplanıp bitsin ki; hepimizin olan öteki oklara, altısına birden, yandaşlığımız, inancımız daim olsun...
Değinmeden geçemiyorum yine... Zoruma gidenlerin bini bir para bu ara...
İnanana saygının ahlaklı bir yüz mimiği olmalı; olmalı ki, hiçbir şeye inanmasa da mimiğin sahipleri, o ahlaklı, saygılı yüz mimiği hatırına saygıda kusur etmeyelim, geleceklerde geçmişleri yadederken...
Ve bunca olup bitene cevap; ‘edep’in bir ‘yahu’su olmalı...
Seyrolunanlara dili tutulanların yardımına yetişen...
Edep Yahu!..
Azıcık Edep!..
Allah aşkına Edep!..
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Önder Sav...
28.05.2008 İlişkiler
|
|
|
Yüzünden akanlara yenik sayılabilir çoğu zaman insanoğlu; her gün tazelese de makyajını...
Gerçekler boşluk kollar, ezberleri bozmak için; daim cilalanan maskelere inat...
Asıl hayat mağluplarını görmek; ansızın dağılan ilahi pusların marifetidir...
Yıllarca söylenen yalan halelerinin dinlenmek için kenara çekildiği dakikalardır; koltukta yayılan bedenin, ağzını kaydırarak özünü ifadesi...
Meydanlarda, kürsülerde cirit atan klişe sözcüklerin, ruhsuz nidaların gevşeme anlarıdır; önderli (?), savlı (?) isimlerin umursamadan yaptığı gerçek kimlik, hakiki düşünce itirafları...
Ve uzun zamandır kandırılan kardeşlerin (!) gözünde ipe asılarak ecelini tecelli ettirdiği zamanlardır; yaşlı dedelerle girilen sohbetler...
Bazen yaşlı dedelerle gelir çünkü - biz, kader vesilesi deriz adına - kader hakkının şaşmaz terazisi ayara...
Makyaj akması, maske dökülmesi, pus dağılması, yalan halelerinin dinlenmek için kenara çekilmesi, ruhsuz nidaların gevşeme moduna geçip, insana, özünü döktürmesi, foyasını düşürtmesi; kader hakkının, insan omzundan düşmeyen ellerinin galibiyetidir...
Çünkü kader; ne makyaj, ne maske, ne ezber, ne yalan sever...
Kendine oynanan oyunları, - vakte hakimiyetinden olsa gerek -, bir lahza olsun unutmaz...
Sabır; kaderi, insandan üstün kılan yegane şeydir... Sabreder, bekler...
Beşer düşüyle, aklıyla hiç gelmez sanılan anlarda gelir sonra...
Yine de merhamet etmek ister kader ama tüm zarafetiyle...
Lakin yıllarca kalbinden hizip, beyninden fitne eksik olmamış, candan inananlara diliyle hakaret etmiş, egosantrik (kendini üstün görmüş) beşerlere; ötekiler için adalet, hak adına silkinir, sıyrılır merhametinden...
Ve kendisini hiçe sayana, dünyayı kandırdığını sanana verir cezasını...
Doğrusu; hem kendi hakkını hem milyonlarca kendine inananın hakkını alır...
Ve o dakika; alın yazılarına, yüreklerine, beyinlerine yıllarca türlü çizikler atılanlar, yaralarının farkına varır...
İlk kez en derinden acıdıklarını hissederler...
Kulaklarını doldurdukları, kardeşlik, eşitlik, birliktelik havalarını, burunlarını sıkıp boşaltıverirler...
Ağzılarına yer etmiş, ortak kelimelerden iğrenirler... Kusup, kurtulmak ister ruhları...
Ve içlerinden haklarını haram ederler önce... Sonra vazgeçerler...
Haktan, hukuktan bahsedenlerin, bunu asla anlamayacaklarını düşünerek...
Ve çekip giderler yaşlı dede gibi içlerinde çeşni kargışlarla...
Ama bir süre sonra mutlak toparlanırlar; eskilerden sıyrılmış, gerçek kardeşleriyle, el ele , kol kola, belki bir meydanda, belki bir salonda yahut sandık başında...
Öndersiz, savsız adamlara ders vermek maksadı halisasıyla şüphesiz...
Ve dillerindeki mani; o meşhur sözün mizahla candaş hali...
Neydi o meşhur söz...
Kendisi muhtacı himmet bir dede...
Nerde kaldı, gayriye himmet ede...
Yenisi...
Kendisi ve belki -leri, zavallı, öndersiz, önsöz savlar...
Bundan böyle ancak pişpirik oynarlar...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
BİR YILDIZ´IN KÜL OLMA İSTEĞİ!..
20.05.2008 İlişkiler
|
|
|
Parıltılarıyla andığımız Yıldızların; gök ile yer arası sıkışmış mebzul duvarlarla örülü hayat pencerelerinden, sayısız vuruşlarla yıpranmış tokmaksız hayat kapılarından; ömrünün son dilimlerinde, türlü umutsuzluk sönültüleriyle narin boyunlarını uzatarak tüm olan bitene, gizli bir kahırlanma ve tadında bir isyankarlıkla saldığı üfürükler; bunca yıl, yalnız parıltılarından yararlananların bir kısmını üzerken, bir kısmını bulantılı düşüncelere sevketmekte...
Yara varmakla, yardan atlamak arası bir şey; üzülenler ve düşünenler için yıldızların birikmiş üfürükleri...
En büyük yara varmaktan yana olanlar yani üzülenler gözyaşları içinde; her bir çizgisine onlarca tirad sığdırmış bülbül yıldızları için; bedenini kül etme isteğini dinlerken gül yüzünden...
Yardan atlamayı yeğleyenler yani zihinleri daim çomaklı olanlar, bulantılı düşünenler, hayıflı naralanmalar halinde; alkışlar eşliğinde tarifsiz cesaret örnekleri sergileyen yıldızları için; kendilerinden öncekiler gibi bedenine saygı gösterilmeyeceğini fısıldarken tavırların, sözlerin sahnelerin efendisi yıldızları...
Doğum, ölüm arası çok kısa!..
Heyhat!.. Uzatmanın, tercihin nedenlerini iğdişlemenin, yobaz yahut bağnaz bir yargıç gibi sorgulamanın manası yok!.. Kısa kesmenin gücünü düşleyince üstüne hele!..
Şüphesiz; yıldız da olsa bir hazin son bekliyor, herkes gibi soyadı Kenter’i de!..
İhtimalde olsa göreceğiz o gün geldiğinde, son isteğini açıklarken yahut icra ederken yakınları, sevenleri...
Lakin şimdiden bilmeli ki, - tevbe - ya da birileri ona hatırlatmalı ki;
Eğer kavuşmazsa cansız bedeni onu doğuran toprakla; çok üzülecek, o üç beş karış nezdinde bağrında sayısız, eşsiz isim barındıran bu topraklar...
Acizane kelamım; bu onuru ne kendinden, ne bizden, ne sevenlerinden, ne toprağından esirgemesi, yıldızların inadına parlayanının...
Ve bir öğüt; en küçük dilim, en büyük saygımla...
Yıldızlar, hep yıldız gibi yaşamalıdırlar...
Dünyevi pencerelerden bakarken, birikmiş sıkıntılar hasebiyle, alıngan bir nazenin gibi etkilenmeler; parıltılarında karıncalanmalara neden olabilir...
Ve zinhar, yıldızlar niçin yıldızdırlar ki o zaman?!.
Özümü koyayım ortaya, tüm yıldızlara son selamımda...
Ey Yıldızlar; ne ölümü dert edin, ne sonrasını...
Yaşadığınız gibi ölün...
Bedeniniz için, ne işgaliye duygusuna kapılın, ne saygısızlık kuyusunda yok olup gideceğinizi kabuslayın...
Yaşadığınız gibi ölün...
Kül olup, uçup giden değil; yeri doldurulamaz, yattığı yeri belli büyük bir yıldız gibi...
Çünkü biz; bedeniniz bu toprakları şereflendirdikçe, hep nasıl yaşadığınızla anacağız sizi...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
KRAL TV HANDE!..
15.05.2008 İlişkiler
|
|
|
Kalan ömrünü de yiyip bitirdikten sonra, arkasından daim ağlayacakları bir kenara bırakıp; öteki insanlar üzerinde de kendisinden hoş sedalar bırakmak için, üretme cehenneminde yanıp kavrulan insaların gönlüne biraz su serpmek kisvesiyle ellerine ödüller sıkıştırılarak onore edileceği, bir nebze de olsa ruhlarının tamir edileceği gecelerde; pespaye duruşlara, peş peşe parlatılan beyaz ışıklar, en hafif tabiriyle kötü bir refleks olarak adlandırılacak...
Zira ben dünü öyle saydım, bugünü böyle gördüm, yarının böyle olacağından eminim...
Objektif seçiçiliği demek, belki deklanşörler üzeri parmakların da meslek hakkına gaspı engeller...
Lakin, öyle kabul ederim ki günah, ikinci kez çevirince gözleri günah olur...
Yanlış, tekrar edince okkalı yanlıştır...
Utanma, düştüğün ilk durumdur, ikincisi teşhir-i edepsizlikten sayılır...
Acziyet, apansız kendini kaybettiğin, ruh ve beden dengeni yitirdiğin ilk andır...
Minvali dürüst koyacak olursak ortaya, mesajımızı da anlayanın böğrüne saplayarak...
Farsça’da adı ‘gülüş’ manasına gelen bir Hande kızın; acziyete düştüğü, kendini türlü hayaller ve hırslar arasında kaybettiği bir an, uluorta; parçalanma heveslisi bir kaya gibi, hafif nevri şaşmış pejmürde gülüşleriyle ifadesine ikinci kez ışık parlatmamak, deklanşör düşürmemek gerekir...
Ertesi günler, ‘aslında ne oldu’, ‘siz kimsiniz’, ‘neden bunu yaptınız’ mülakatlarından kaçınmak, zinhar!..
Zira, aleniyet ve niyet aşikardır...
Daha fazla hayasından ödün vermesine müsade edilmemeli Hande kızın bu yüzden...
Ona teşhir-i edepsizlik yaptırılmamalı gazete, dergi sayfalarında...
Aklımızda lahza acziyete düşmüş ve sonra çok utanmış bir kız olarak kalmasına izin verilmeli...
Mahremleri arzı endam ederken ki gülüşleri; ‘adındandır’, ‘kontrol edememiştir’, ‘ismi Handeymiş nasıl gülmesin’ diye yer etmeli gönlümüzde...
Ve tabii böylece, beyaz ışıkların ve sayfaların sahipleri de; günahtan, yanlıştan, ucuzluktan uzak insanlar olarak kalmalı zihnimizde...
Bu gariban kızlar, ödül gecelerini, mesken tutmasınlar diye...
Öncekilerde olduğu gibi, ‘Unutulur gider, ben yoluma giderim’ yargısıyla her karayı alınlarına, hayatlarına, bedenlerine, ruhlarına çalmasınlar diye...
Ruhu aciz, bedeninden vazgeçmiş bu çocuklar, buruşturulup atılan gazlı kağıtlar arası harcanıp gitmesinler diye...
Benzerleri olmasın, yeni canlar yanmasın, daha fazla üremesinler diye bu topraklarda...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
En Ulusalcı Tuncay!..
13.05.2008 İlişkiler
|
|
|
Enine genişlemenin orantısızlığı bir gün patlatacaktı şüphesiz müfrit politik egosunu...
Nezakati kulak arkası sayan üslubu, eline yüzüne çamur olacaktı bir gün...
Ulus-u kocaya, millet-i mübareke sahibiyetin kimsenin tekelinde olmadığını kavrayacaktı bir gece vakti, onca zaman seslendiği mecrasını elinden kaydırırken bile isteye... ‘Benimsiniz, siz benimsiniz, size ancak ben iyi gelirim’ nidaları atarken, hiç samimiyet vermeyen kızgın suratıyla, devlet-i derinle iyi olmanın her şey demek olmadığını anlayacaktı, tam da o vakit...
Liderlikle, lidercilik oyunun; ‘Hamlet’le, ‘Recep İvedik’i arz ettiğini hayalleyebilecekti, her çıktığı meydanda bulduğu hazır sahnelerdeki gösterilerini hatırlayarak, en darlanmış haliyle...
Uğurlarının, bir lahza geldiğinde; yüzünden, dilinden, nutuklarından nasıl bir bir döküldüğünü, sözde halelerinin tümden yok olup gittiğini gözyaşları içinde öğrenecekti...
Selçuklu cumhuriyetinin sahibinin taburcu olduğu gece hem de...
Aşırı amaçsızlığının, klişe argümanlarının hatta argümansızlığının vurduğu boynunu önüne alıp dert yanacaktı, fedakar arkadaşlarının önünde... Gelecekti zinhar, geldi işte...
Lanizami siyaset duruşunun bedelini ödeyecekti... Ödedi işte; üslubu beyan ayniyle insandır sözüne nefes vererek...
Cumhuriyet mitinglerindeki kalabalığın onun kalabalığı olmadığını anlayacaktı...
Israrcılığındaki körlüğünün etrafına ziyanını anlayabilir bundan sonra umarım...
Türkan Saylan, ne diyecek acaba bu ani (!) kararın ardından, çok meraklanmaktayım...
Unakıtan’ın memurları, üzüldüler mi sefa sürememekten, birkaç günlüğüne de olsa Tanrı olamamaktan, meraklanmaktayım...
Nur Serter, alemin neresinden seslenecekte duymayacağız, koca cangılda, meraklanmaktayım...
Cumhuriyet Halk Partisi’nin sahibi, nasıl çıkardı gözden, meraklanmaktayım... Reklam paraları mı, Özkan’ın kendi sıfatımı sebep...
Adamcağıza biçilen yeni rol nedir, meraklanmaktayım...
Yalnızlığına mı yanacak bunca yıl sonra...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İbrahim Tatlıses!..
07.05.2008 İlişkiler
|
|
|
Sözlerinizin, tavırlarınızın zamanını ve mekanını önemsemezsiniz bazen; ciğerinizi sıkıştırınca olanca geçmişiniz, omuzlarınızda tarifsiz ağırlık olunca yaşadıklarınız...
Göğsünüzün üzerine uzun yıllar niyeti bozuk bastıran nice elleri düşününce; dilinizin kemiğini kırıverirsiniz ara ara kendinizi de şaşırtacak bir çağlamayla, tüm hayat enstrumanlarını hiçe sayarak uluorta...
Zihniniz kaldıramayınca isminize yapılan yorumları sürekli dövülmekten insan eli cehennem ateşlerinde; koyverirsiniz kendinizi aymaz bir boş vermişlikle yahut ‘bana birşey olmaz’ pervasızlığıyla, belki ‘inceldiği yerden kopsun’ yılgınlığıyla...
En çok da ruhu hassaslar girer çıkarlar bu mevsim-i insan dönümlerine...
Çok çok da, duygu satanlar galiba...
Bugünkü dille adı, ‘sanatçı’!.. Hakedene helali hoş olsun benden yana...
Ve üzerlerindeki ince bir tespitimide paylaşmak isterim bunca yıl, oncasını tanıdıktan sonra...
Gerçek sanatçılar kadınlar gibidir, ortalamaları yoktur... Ya öldürürler, ya yaşatırlar...
Ve kanımca, İbrahim Tatlıses en güzel kadınlardan biridir...
Gerçek bir sanatçıdır kabul buyurursa benzetmemi, kızmadan, dayılanmadan, naralanmadan...
Sesinden ziyade; açık, anlaşılır, keskin, gelgit, debisi yüksek, bazen kasırga bazen meltem, bazen okyanus bazen ırmak, bazen arz bazen arşı alem duygularıdır ölçüm; ölen ve yaşayan, öldüren ve yaşatan ruhiyesiyle...
Bugünkü günde bendenize sorarsanız;
Kötü bir yalnızlığın adıdır İbrahim Tatlıses...
Dermansız hayat mustariplerindendir uzun zamandır; içinde türlü dertlerle boğuştuğu, kimsenin bilmediği, anlamayacağı...
Bıkmış, usanmış, yılmış bir insanın sureti vardır boy, portre resimlerinde...
Defalarca ölüp, dirilmesinden mütevellit; beden ruh alaşımının mayası aşırı kullanımdan bozulmaya başlamış bir insan hamurudur gözümde...
Cehaletinden sıyrılmayı becerememiş bir korkaktır... Korkusu; giderdikçe cehaletini, kopacağını sanmasıdır kendini varedenlerden, en büyük dayanaklarından... Onlardır çünkü defalarca adını nice cellattların elinden alan...
Giyotinlerin bir türlü düşüremediği başı; o şaşılan cesaretidendir işte... Cesareti, cehaletinin daim varlığındandır... Cehaleti onu varedendir, o yüzden bakidir...
Beşerliğinde şaşmasını fırsat kollayanlar yüzünden; artık ikna edilemez, söz dinletilemez, bildiğini okuyan, yanlışlarına, hatalarına belki mecburiyetten belki yok olma korkusundan sırt çevirme meyli gösteren, paranoyak ve despot bir yaşam tarzı içinde, hiç istemesede yana döne kavrulmaktadır... Öyle acı bir insan refleksi ki bu...
Gözü kararmış, kılıcı körelmiş, kalkanı düşmüş, göğsü açık, elleriyle savaşacak kadar çileden çıkmış bir savaşçıdır... Ve savaşta en çok kalkanı düşmüş adamdan korkulmalıdır...
Ölçüsüzlüğünün nedeni kalkanının düşmüşlüğüdür ve...
Çünkü; insana saygı, karşı cepheye onurlu yaklaşım şirazesinden şaşarak söylenmiş her söz, yazılmış her satır, doğru gibi söylenmemiş her doğru yahut zifos üslupla beyanlaştırılmış her yanlış; direkt yüreğine saplanmaktadır zehirli hançerler olarak...
Ve zehirli hançeri yiyen yürekler; zaman, mekan, gazeteci, yazar gözetmezler...
Nidalarını dizginlemezler...
Tasvip ettiğimden değil lakin - kimse katılmasa da bana – eminim ben; duygu satar haliyle yaptığı herşey, söylediği her söz ciğerdendir, onlara can veren nefesi derindendir...
Yoksa başka türlü bu kadar güzel, vazgeçilmez bir kadın nasıl olunabilirdi ki!..
Ve şimdi meraklandım işte...
Elimden geldiğince, objektiflik terazisini düşleyerek karaladım hakkındaki fikriyatımı...
Acaba çıkar da; ‘sana giren çıkan ne kardeşim’ der mi bana da...
Ne diyeyim ki...
Gerçek sanatçılar kadınlar gibidir, ortalamaları yoktur... Ya öldürürler, ya yaşatırlar...
Ve kanımca, İbrahim Tatlıses en güzel kadınlardan biridir...
Gerçek bir sanatçıdır kabul buyurursa benzetmemi, kızmadan, dayılanmadan, naralanmadan...
Sesinden ziyade; açık, anlaşılır, keskin, gelgit, debisi yüksek, bazen kasırga bazen meltem, bazen okyanus bazen ırmak, bazen yer bazen arşı alem duygularıdır ölçüm; ölen ve yaşayan, öldüren ve yaşatan ruhiyesiyle...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hüseyin Üzmez
28.04.2008 İlişkiler
|
|
|
Vaktin ne olduğunu şaşırmış bir acı topluluğun; bir deri bir kemik bazı sureti insanlarının sözde mürşidi; yazılarıyla abdest aldırırken okuyanlarına; kendisinin sık sık gayri ahlaki, naedep abdest bozmasını akıl kavrayacak gibi olsa da, gönül kabul edecek gibi değil içindeki halis inanç fırtınaları yüzünden...
Vaktin ne olduğunu şaşırmış bir acı topluluğun; bir deri bir kemik bazı sureti insanlarının sözde mürşidi; sakal kerametleri öğütleri verirken izleyenlerine; kendisinin sık sık sinsi arsızlığını yüzüne çalıp, sakalını şehvet teriyle dolu avuçlarında okşaması, ma’şeri vicdanda aklanacak gibi değil kanımca...
Vaktin ne olduğunu şaşırmış bir acı topluluğun; bir deri bir kemik bazı sureti insanlarının sözde mürşidi; kürsülerden kul düşkünlükleri, zaafları, müptelalıkları hakkında uyarı nidaları atarken celallene celallene; kendisinin sık sık uçkurunun esaretindeki acizliği, berduşluğu, ayyuka çıkmış hikayeleriyle ilanı gözlerden kaçacak ve bir refleks, yüzüne tükürülmeyecek gibi değil...
Vaktin ne olduğunu şaşırmış bir acı topluluğun; bir deri bir kemik bazı sureti insanlarının sözde mürşidi; nefis terbiyesi nağmelerini, parmakları havada savururken alabildiğine; kendisinin nefsi mücadelesinde, savaşmadan, gönüllü, başı eğik, memnun yenilgisini, nefsine mandalığını fark etmemek imkansız, azıcık kalp sözü olan, yalnız Allah kullarında...
Vaktin ne olduğunu şaşırmış bir acı topluluğun; bir deri bir kemik bazı sureti insanlarının sözde mürşidi; geçmişten gelen eli kanlılığını (gazeteci Ahmet Emin Yalman suikastı, 1952) yatak delikanlılığı olarak değiştirmişse; akıl melekeleri biraz açık, yüreği delikanlılıların bu iğrenç peşkeşi hissetmemeleri mümkün olmamalı...
Acizane zihnimi kemiren odur ki;
Vaktin ne olduğunu şaşırmış bir acı topluluğun; bir deri bir kemik bazı sureti insanlarının sözde mürşidi böyleyse; kimbilir daha niceleri utanmaz, aymaz, yüzsüz efelikler içindeler etrafındaki cahillere, inanç mustariplerine, körpecik kız çocuklarına...
Öyle ya, bu adı hafız, küçük çocuk tacizcilerinin, tecavüzcü imamların bir yol göstericisi olmalı...
Naçizane göğsümü didikleyen odur ki;
Cevazsız, örneksiz işlemez, sıkı imam-cemaat, mürit-mürşid ilişkileri...
Lakin şüphe yok ki;
‘Kişinin namazı sizi yanıltmasın...’ diye buyuruyor kurban olduğum Rahman...
Ve herkes bir kez daha bilmeli ki;
Andolsun ki, halishane yönelişleri yalnız o bilir...
Ve bir kez daha haykırıyorum şimdi, önceki onlarcası gibi...
İnsanları dininden etmeyin, tüm Hüseyin Üzmezler...
Çıkın hayatımızdan...
Çıkın...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
MAHREM MUCİZE!..
22.04.2008 İlişkiler
|
|
|
Utangaç ısırıklar ardından gözlerinde sakladığın o ifadeleri asla unutmayacağım...
İyi ki, söze dökmeye niyetlenmedin...
Ve ne güzel ki; gördüğü her şeye bir iki kelime iğnelemeye çalışan naçizane ruhum, yalnız göz bestelerine söz yazmayı sevmiyor...
Virtüöz bir müzisyen gibiydin... Ama yine büyük utangaç...
İlk kez karşılaştığına bir bedenmiş gibi yakınlığın, aklımı çıkaracak kadar güzeldi...
Nereye dokunacağını çok iyi biliyordun ve tüm şehir bizi dinliyordu kulakları semada...
Hatta silüet bekleyenler bile olmuştur dikip gözlerini; beyaz ay’lı, mavi yıldızlı, eriten, hoş eden lodoslu göğe, olmaz bir umutla...
Sen yine utangaçtın lakin...
Bülbül dahi şaşırır ne zaman, hangi sözü, hangi tonda basacağını o narin diliyle...
Ama öyle miydin sen?!.
Sözcükler, seni beklediler hiç acele etmeden öylece köşede sanki ve sen tek tek hepsini hak ettiği makamda ağırladın...
Ve hala utangaçtın...
Gecelerin bu kadar kısa olduğunu bilmezdim... Meğer göz açıp, kapatacak kadarmış...
Mucize bir geceydi... Anlatmakla olmaz ki!..
Birlikte olmamız, benim için büyük bir mahrem mucizeydi güzelim...
Böyle bir geceyi yinelememiz de mucize gibi geliyor şimdi...
Ama adı üstünde; mucize!..
Ne zaman merdivenleri narin adımlayacağı ve piyano parmaklarıyla kapı tıklatacağı belli olmaz...
|
|
|
| Devamı |
 |
Yorumlar |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ben bir oyuncuyum!..
17.04.2008 İlişkiler
|
|
|
Ben bir oyuncuyum...
İnanç kıvılcımlarının saadet, adalet, safiyet üzere koruyucusu... Kibirden uzak, gösterişsiz panayırlar, karnavallar müptelası... Ruhunu sadece kendiyle besleyen... Maneviyatının derinliklerinde her yarasına şifa bulabilen, büyük bir oyuncuyum...
Ben bir hayat oyuncusuyum...
Çocukken oynadığım oyunlar kadar masum oynuyorum biçilen rollerimi... Ego savaşlarımın galibiyim, bilinsin... Çekiciliğim, şahsiyetimin efendiliğinden... Satılık bir şeyim yok benim...
Ancak hediye ederim ruhumun parçalarını... Beğenme nedir, beni beğenenler söylesin yoksa aynada yoktur, olmadı hiç, yüzüme tarifim, iltifatım...
Ben bir ömür oyuncusuyum...
Ağzıma yapma sözler çalmadım hiç... Yalan öğrenmedi, ne kalbim ne dilim... Rolümü uzatmayı hiç istemedim sahne gerilerinde... Hak etmeyi yeğledim hep... Başarısızlıklar can oldu bana, bu yüzden dokuz canlıyım şimdilerde, başkaları ölüm fermanı sayarken üstelik... Kazanımlarım dostlarıma dert oldu, muhabbet oldu, lakırdı oldu, dedikodu oldu, ben ağzımı açmadım, hatıra olsun diye bile... Yürütme telaşına düşmedim hiç, gördüm çünkü bu telaşta kavrulanların ruhundan neler zımparalandığını... Sözümde her daim eksilmez fermuarlarım var... En gizli hazinelerim, suskunluğum ve hayallerim; onları, bulunmaz koca bir gömü gibi dualarla sakladım... Saklarım, titreyerek üzerlerine bilmeden kimseler... Bilmeyecek kimseler... Başkalarının öksürükleriyle yılmadım... Çalmak isteyenler varsa benden bir şeyler, buyrun açık kapım, bilakis şeref duyarım... Helalliğim çoktur benim... Çünkü bağışlamanın büyüklüğüne, yüceliğine şartsız inanırım... Gelecek huzursuzlukla baş etmek benim vazifem... Varsın sora olmasın halimi, mühim değil... Bana kızanlara açıktır bağırım, ister hançerle gelsinler, ister bileyli kılıçlarla, ister yağlı urganlarla... Gönlüm yapmışsa yanlışını, çeksin cezasını... Yok, haset muhterisliklerindense savaşları benle; değil kılıçla, hayal edebildikleri en büyük ıstırap unsurularıyla gelseler nafile... Hiç acımaz canım...
Ben bir zaman oyuncusuyum...
El zamanlarına talip olmadım hiç... Kendi zamanımı, anımı, anı’mı kendim yaşamaya çabaladım... Süzülmenin zevkini değişmem, halis ben yapımı zamanlar arası; bir öğüt olsun...
Geciken sahnelerin yakasını bıraktım hep... ‘Gecikmesi gerekiyordur çünkü’, iç şiarımdı zira daim... Şaşmadığım, şaşmayacağım şiar-ı içimden, ne mutlu ki bana...
Güzel sözlerimi sıraladığım anlarda, kopan cümbüşleri seyrelerim kendi bulutlarımın üzerinden; tarafsız, sade, yalın, yıkanmış gözlerim, arınmış kalbim ve pürüpak zihnimle...
Görünmez alkışlardır çünkü; amacım, hayat kaynağım...
Bir gün kabalıklar içinde de fark edilecek görkemim şüphesiz; kalabalıkların sahnesi ne kadar zengin görünürse görünsün üstelik... Rengarenklik başka, karışmışlık başka diyenlerdenim ben zira...
Ancak yazıyorum bunları işte; eğer bir gün gerçekten unutursam, hatırlatırsın bana diye...
Ben bir oyuncuyum çünkü...
Sanatım, sanatçılığım; hak ederek yaşamaya çalışmak uğruna...
Çünkü sönecek, bitecek, ölecek olan benim ömrüm...
Kalacak olan, nasıl yaşadığım...
|
|
| | | |